II. ABDÜLHAMİD’İN İSLAM BİRLİĞİ SİYASETİ VE BU HUSUSTA HİLAFETİN ROLÜ
MEHMET DERİ*
Bu değerli makaleyi bizimle paylaşan Araştırmacı Yazar Mehmet DERİ’ye teşekkür ederiz.Diğer makalelerini katogoriler kısmında bulabilirsiniz.
Hilâfet, halefe kökünden türemiş olup sözlükte bir kimsenin yerine geçmek, onu temsil etmek, onun adına iş yapmak, vekil olmak gibi anlamlara gelir.
Terim olarak ise “İslam Dini’nin korunması ve dünyanın İslamî hükümlerle idare edilmesi için şeriat sahibi olan son peygamber Hz. Muhammed(s.a.v)’e niyabet(yerine geçme) ve vekâlet etmek” anlamına gelir.
Hilafete, “İmam-ı Kübra” da denilir.
Hilafet müessesesi;
a- Hulefa-i Râşidîn(632- 661)
b- Emevîler(661- 750)
c- Abbasiler(750- 1517)
d- Osmanlılar(1517- 1924) olmak üzere dört dönem geçirmiştir.
Yazımın başlığından da anlaşılacağı gibi biz daha çok “2. Abdülhamid’in İslam Birliği Siyaseti” çerçevesinde hilâfet müessesesini ve bu müessesenin “İttihat-ı İslam” ve “Panislamizm” politikasında oynadığı rolü inceleyeceğiz.
Sömürge hareketlerinin hızlanmasından sonra işgale uğrayan İslam ülkeleri, bundan sonra gözlerini hilâfeti temsil eden Osmanlı Devletine çevireceklerdir. Şöyle ki, 2. Abdülhamid tahta çıktığı zaman ülkenin içteki ve dıştaki durumu pek iç açıcı değildi. Balkanlarda Rusya himayesinde Balkan devletçikleri kurulmuş, Avrupa devletlerinin gittikçe artan müdahaleleri sonucunda gayri müslim halk arasında ayrılıkçı fikirler hız kazanmıştı. Dış siyasette ise Osmanlı Devleti giderek yalnızlığın içine itilmekte idi. Nitekim bu durumu 2. Abdülhamid şöyle ifade eder: “Dünya’da yalnızız. Düşman vardır, fakat dost yoktur. Salib(Avrupalı devletler) her zaman müttefik bulabilmekte, fakat Hilal her zaman yalnız kalmaktadır. Osmanlı Devleti’nden menfaat bekleyenler dost görünmekte, umduklarını bulamadıkları zaman hemen düşman kesilivermektedir.” Devamını Oku… »
Son Yorumlar