ERCİYES ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ EMEKLİ ÖĞRETİM ÜYESİ İSLAM TARİHİ PROFESÖRÜ AHMET UĞUR İLE “ÇANAKKALE ZAFERİ” ÜZERİNE MÜLAKAT

Mehmet DERİ Makaleleri Yorum Yok »

Röportaj: Mehmet DERİ İlkadım Dergisi-Mart 2006
ERCİYES ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ EMEKLİ ÖĞRETİM ÜYESİ İSLAM TARİHİ PROFESÖRÜ AHMET UĞUR İLE “ÇANAKKALE ZAFERİ” ÜZERİNE MÜLAKAT
Mehmet DERİ- Öncelikle böyle bir imkânı verdiği için hocamız Ahmet Uğur’a şükranlarımızı sunuyoruz.
Merhum Mehmet Akif’in “Allah’ım! Ben aciz kuluna bu destanı yazmayı nasip eyle. Bu ulvî vazifeyi bana bahşet, sonra da canımı al.” diye gözyaşları içinde kaleme aldığı Çanakkale Destanının İslam Tarihi açısından taşıdığı önemi kısaca anlatır mısınız?

Ahmet Uğur – Ben de böyle bir fırsatı bana verdiğiniz için size teşekkür ediyorum. Allah yardımcınız olsun. Allah, sizin gibi insanları memlekette çoğaltsın.
Şimdi efendim, Biz İslam tarihini bazı Arap kardeşlerimiz gibi ele almıyoruz. Mesela, İslam tarihini Suudiler ekseriya dört halifeyle bitirirler. Yani 661’de İslam tarihi biter onlara göre. Suriyeliler, 750’de Emevilerin sonu ile, Iraklılar 1258’de Abbasilerin çöküşüyle bitirirler. Mısırlılar da 1517’de Mısır’ın Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlıya ilhakı ile bitirirler.

Hâlbuki biz İslam tarihinin, İslam milletleri var olduğu müddetçe devam edeceğini düşünüyor, Rasulullah’ın nübüvvetinden zamanımıza ve bizden sonra da devam edecek hadiseleri İslam tarihinin devamı olarak görüyoruz. Bütün bu olayları İslamî çerçevede, bir İslam felsefesi içerisinde alıyoruz.

Çanakkale, hakikaten bu milletin, aynı zamanda bütün İslam âleminin yüz akı bir zaferdir. O zaman, Hindistan’dan Mısır’a, Afganistan’dan Suriye’ye kadar bütün İslam âlemi bunu sevinçle karşılamıştır.

Zaferden sonra devlet, bütün ressamları şairleri edipleri Çanakkale’ye götürüyor, diyor ki, bu zaferi nakşediniz, bunu resmediniz, bunu destanlaştırınız. Her biri hakikaten kendisine göre karınca kaderince bir şeyler yapmışlardır. Akif o zaman Necid çöllerindedir, Cidde’ye ulaşmaya çalışmaktadır. Teşkilat-ı Mahsusa tarafından görevlendirilmiştir. Ama Akif’in aklı Çanakkale’deki savaştadır. Çölün yorucu sıcaklığı, binbir türlü meşakkatler, zahmetler, öldürülme korkularıyla Cidde’ye vardıklarında Enver Paşa’ya telgrafla Cidde’ye vardıklarını bildiriyorlar. Enver Paşa da, telgrafla “size müjde, biz de Çanakkale’yi kazandık” deyince Akif hemen secdeye varıyor ve gözlerinden akan yaşlar (anlatıldığına göre) kumu ıslatıyor. Ve ondan sonra bildiğimiz Çanakkale Destanı’nı yazıyor. Destanı oradaki haziruna okuduğu zaman onlar hüngür hüngür ağlıyorlar.

M. Akif Cidde’den döndükten sonra bu şiir yayınlanıyor, meclisimiz ve halkımız arasında en beğenilen destanlardan biri haline geliyor. Yalnız şunu söyleyeyim işte biz bunu destanlaştıramıyoruz. Akif merhum yazdı ama biz bunu bir film, bir tiyatro, bir efsane, bir piyes haline getiremedik. Belki bir şeyler var, adam, bir Çanakkale belgeseli yapıyor ama Akif’teki o duygu, o heyecan, o ruh yok.

Düşününüz ki, siz yerinde değilsiniz ama bunu sanki kalp gözünüzle görüyormuş gibi yapıyorsunuz. Bu hadiseler ancak bir mevhibe-i ilahi yani Allah vergisi ile olabilir. Zaten derler ya, “söyleyene bakma söyletene bak!” Ona o ilhamı veren, Allah aşkı, Hz. Peygamber aşkı, vatan ve millete hizmet etme aşkı, Allah inancı ve bu millete güvenidir. Onun için bence keşke bu eserlerimiz Arapçaya tercüme edilse. Arapçadan dilimize her tür eser tercüme ediliyor ama bir kardeşimiz çıkıp da -varsa özür diliyorum- şu Çanakkale Zaferimizi, Akif’in şiirlerini Arapçaya tercüme etmiyor. Cemal Muhtar hocamız istiklal Marşımızı ilk çeviren hocamız oldu ama devamı yok. Arap âlemi bizden çok az şey biliyor. Ne olur, Allah rızası için, Arapçası kuvvetli kardeşlerimiz bu vazifeyi yapsalar.

Akif hakkında kaç tane kitabımız var? Var ama üstüne koyma bakkallıkla, nakkalliktir. Ama Akif’in o taşıdığı ruhu yavrularımıza göre, halkımıza göre, milletimize göre efsaneleştiremedik. Bence “Çanakkale Destanı” bugün Türk İslam âleminin ve bütün İslam âleminin en büyük destanlarından birisidir. Zira bu zafer, o dönemdeki mazlum ve mahzun İslam milletleri için ümit ve neşe kaynağı oldu. Zafer dolayısıyla halk o günlerde doğan çocuklarına Zafer, Muzaffer, Gazanfer isimlerini koydu. İşte bizim milletimiz ve diğer İslam milletleri, diler ve azmederse Allah’ın izniyle daha nice destanlar yazarız. Çanakkale zaferi bu açıdan da büyük bir örnek teşkil etmektedir.

M.D – “Çanakkale cephesi, necip milletimize en büyük zaferlerden birini bahşeden ve 250 binden fazla gencimizin, hassaten okumuş ve münevver bir kesimin şehit düştüğü bir cephedir.” diyorsunuz. Hatta bu cephede, o kadar çok tahsilli ve münevverimizi şehit vermişiz ki: “Biz, Çanakkale’ye Dârülfünun gömdük.” sözü meşhurdur. Konuyla ilgili görüşleriniz nelerdir? Devamını Oku… »

Lozan Antlaşması’nda Azınlıklar

Mehmet DERİ Makaleleri 1 Yorum »

LOZAN ANTLAŞMASI’NDA AZINLIKLAR*
Mehmet DERİ**
Özet: Aşağıdaki makalede, Lozan Antlaşması’nın kazanılmasından sonra ülkemizdeki azınlıklara verilen hak ve özgürlükler, azınlıklar ile ilgili yapılan hukukî düzenlemeler hakkında bilgi verilecektir.
Anahtar Kavramlar: Lozan Antlaşması, Azınlıklar, Hak ve Özgürlükler, Hukukî Düzenlemeler.
İstiklâl Mücadelesi’nin zaferle neticelenmesinden sonra yeni Türk Devleti, başta İtilaf Devletleri olmak üzere birçok devletle Lozan Antlaşması’nı imzalamıştır. Lozan Antlaşması ile yeni Türk Devleti’nin varlığı siyasî ve hukukî alanda onaylanmış, Türkiye’nin bağımsız ve eşit bir devlet olarak uluslararası topluma kabul edilmesi sağlanmıştır.
Lozan Antlaşması İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Sırp-Hırvat, Sloven, Romanya ile Türkiye arasında 24 Temmuz 1924 tarihinde imzalanan ve Türk Devleti’nin kuruluşunu uluslararası alanda belgeleyen bir metindir.
Lozan görüşmelerinde “azınlıklar” konusu, üzerinde en fazla durulan hususlardan birisi olmuştur. Azınlıklar, faaliyetlerini meşrû hale getirebilmek ve kendi lehlerine kamuoyu oluşturabilmek için “Anadolu’da ezilen Hıristiyan halkın haklarının iadesi” sloganını kullanmışlar ve böylece daha fazla hak koparma yoluna gitmişlerdir. Bu nedenle de, Lozan Konferansı’nda azınlıklar konusu oldukça tartışmalı geçmiştir.
Lozan Antlaşmasının 37’inci ve 45’inci maddeleri arasındaki düzenlemelerin hepsi azınlıklar için yapılmıştır. Yani antlaşmanın ilgili maddeleri azınlıkları ilgilendirmektedir. Bu antlaşmaya göre oluşturulan hukukî ve siyasî statüye göre, azınlıktan maksat Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerdir. Böylece bu antlaşmayla Batılı Devletlerin azınlıklar ifadesini kullanarak, üniter devlet yapımızı, milli birlik ve bütünlüğümüzü bozmaya yönelik emperyalist politikalarının önüne geçilmiştir. Devamını Oku… »

OSMANLI DEVLETİNİ CİHAN DEVLETİ YAPAN KURUM: ENDERUN MEKTEBİ

Mehmet DERİ Makaleleri 2 Yorum »

OSMANLI DEVLETİNİ CİHAN DEVLETİ YAPAN KURUM: ENDERUN MEKTEBİ


Mehmet DERİ*
Üstün zekâlıların ve yeteneklilerin eğitim-öğretimi için kurulan ve Türk-İslam Eğitim Tarihi’nde olduğu kadar, Dünya Eğitim Tarihi’nde de çok önemli yere sahip olan Enderun Mektebi, tarihten günümüze eğitimde çok önemli bir yer tutmaktadır.
Enderun, bir şeyin iç kısmı, iç yüzü, dâhili, harem dairesi gibi anlamlara gelmekte olup Enderun Mektebi ise Osmanlı Devleti’nde mülkî, idarî, diplomatik ve diğer önemli kadronun yetiştirildiği yerdir. Bu bağlamda Enderun Mektebi, dünyanın ilk “kamu yönetimi okulu” olarak da nitelendirilebilir. Osmanlı’yı cihan devleti yapan kurumların en başında bu Enderun Mektebi gelir ki, Osmanlı Devleti’nin ihtiyaç duyduğu devlet adamı kadrosu bu mektepten yetişirdi. Devamını Oku… »

KURULUŞUNDAN BUGÜNE NATO

Mehmet DERİ Makaleleri Yorum Yok »

KURULUŞUNDAN BUGÜNE NATO

Yine Araştırmacı Yazar Mehmet DERİ bir başka makalesi ile karşımızda.Kategoriler kısmında diğer makalelerini takip etminizi öneririm.Kendisene teşekkür ederiz

KURULUŞUNDAN BUGÜNE NATO

Mehmet DERİ*
Giriş
NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) siyasi ve askeri alanlarda işbirliği yaparak ortak güvenliklerini sağlama amacı güden, günümüz itibariyle 26 ülkeden oluşan bir ittifaktır. İttifakın temel amacı üye devletler için müşterek savunma temin etmektir. Buna karşın, Soğuk Savaşın sona erdiği tarihten bu yana, NATO yapısını ve politikalarını hem Avrupa’nın genel güvenliğini artırmaya yardımcı olacak hem de Müttefikler ile komşu ülkeler arasındaki siyasi diyaloglar için istikrarlı ve barış dolu bir çerçeve temin edecek şekilde uyarlamıştır. Genel güvenlik ortamında uzun zamandır sağlamaya çalıştığı bu iyileştirmelere yanıt olarak, İttifak aynı zamanda ek sorumluluklar da yüklenmiştir; Avrupa güvenliği için tehdit oluşturan bölgesel ve etnik çatışmalarla mücadele görevi de buna dâhildir. Bugün İttifak, Rusya, Ukrayna ve NATO dışındaki diğer ülkelerle işbirliğini sağlamak ve üye devletlerle bu devletlerin halkının güvenliğine ya da çıkarlarına zarar verebilecek ya da zarar veren güvenlik sorunlarıyla aktif bir şekilde mücadele etmek için tasarlanan daha çeşitli ve de kapsamlı etkinliklerle uğraşmaktadır.

1- NATO’nun Tarihçesi Devamını Oku… »

“MEHMET AKİF’İ TANIMADAN YENİ AKİFLER YETİŞTİREMEYİZ”

Mehmet DERİ Makaleleri Yorum Yok »

Aralık 2003 Röportaj: Mehmet DERİ
EĞİTİMCİ YAZAR VEHBİ VAKKASOĞLU:
“MEHMET AKİF’İ TANIMADAN YENİ AKİFLER YETİŞTİREMEYİZ”

Bu değerli röportajı için Araştırmacı yazar Mehmet DERİ’ye teşekkür eder.Çalışmalarının devamını dileriz.

 

Mehmet DERİ: Bilindiği gibi ülkemiz, son yıllarda kasıtlı olarak unutturulmak istenen şahsiyetler ülkesi haline getirilmiştir. Bu şahsiyetlerin başında Mehmet Akif gelmektedir. Mehmet Akif’in milletimizin gönlünde yer etmesini ve “unutulmaz” şahsiyetlerden olmasını sağlayan belli başlı faktörler nelerdir?
Mehmed Akif, sadece unutturulmak istenen değil; daha fecisi, alçakça kötülenen, karalanan, iftiralara uğrayan büyüklerimiz arasındadır. Elbette ki bu tür davranışlar, güneşin balçıkla sıvanmaya çabalanması gibidir. Hiç bir iftira ve hakaret Akif’imize zarar veremez. Onun güzelliğini gölgeleyemez. Ancak, O’nun manevî mirasına sahip çıktığını iddia eden bizlerin gayretsizliğini, himmetsizliğini ve O’na layık olamadığını gösterir. Mehmed Akif unutulmamalıdır. Çünkü O, yakın tarihimizin, canlılığı solmayan gerçekçi bir şahididir. Bugün de, bizi batıran dertlerin teşhis edicisi, üstelik devalarının da sunucusudur. Onu bilmeyenler, “yeniden Amerika keşifleri” yapmak durumunda kalırlar. Mehmed Akif, hem günümüzü, hem geçmişimizi, hem de geleceğimizi aydınlatmıştır. Çünkü O, “Mü’minin ferasetinden çekininiz. Zira o, Allah’ın nuruyla görür.” diyen hadis-i şerifin mazharıdır.
Mehmet DERİ: “Akif, düne ve bugüne olduğu gibi yarınlara da ışık tutan,
müstesna bir şahsiyettir.” diyorsunuz. Bu durum, onun hangi vasıflarından kaynaklanmaktadır?
Akif’in ölümsüz temel vasıfları, sarsılmaz bir iman ve şaşmaz bir ahlaktır. O’nu sevmeyenler bile, inancındaki samimiyeti tasdik etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Böyle bir örnek, bilhassa da yakın tarihimizde çok nadirdir. Oysa ki bizim geleceğimiz, gençlerimizdir. Onların talim ve terbiyesinde en çok muhtaç olduğumuz şey, örnek şahsiyetlerdir. Çünkü çocuklar ve gençler, kuru öğütlerle değil, anlatmaya çalıştığımız değerleri yaşayan örnek insanların şahsında ahlakı severler. Devamını Oku… »

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’le Araştırmacı Yazar Mehmet Deri’nin Osmanlı Devleti Üzerine Röportajı

Mehmet DERİ Makaleleri, Osmanlı Devleti Yorum Yok »

Araştırmacı Yazar Mehmet Deri’nin bizimle bu değerli  bu röportajı paylaştığı için teşekkür ediyoruz.Aşağıda kendisin röportaj için küçük bir notu bulunmakta.Ayrıca Yazarımızın diğer çalışmlarını Mehmet DERİ Makaleler bölümünde bulabilirsiniz.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. yıldönümü nedeniyle ve İlkadım Dergisi(16 yıldır yazarlığını yaparım) için Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü sayın Prof. dr. Ahmet Akgündüz hocamla röportaj yapmıştım.

Mehmet DERİ: Osmanlılar, 400 atlı diye ifade edilen küçük bir aşiret olmalarına rağmen, Koca Bizans’a karşı, Karamanoğulları ve Germiyanoğulları gibi büyük Anadolu beylikleri varken nasıl karşı koyup cihan devleti haline geldiler? Aşîretten cihãn devletinin çıkmasını ne ile izah edebiliriz?

Ahmet AKGÜNDÜZ: Osmanlı Devleti’nin kuruluşu üzerinde, özellikle 20. yüzyılın başında yerli ve yabancı araştırmacılar çokça durmuşlar ve 400 atlıdan cihan devletine geçişin sırlarını araştırmışlardır. Fuad Köprülü’nün ve H. A. Gibbons’un aynı adı taşıyan Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu adlı eserleri, bunlara misâl olarak zikredilebilir. Bu görüşleri bir iki cümle ile özetledikten sonra kendi kanaatimizi zikredeceğiz.

A) Bu konuda Gibbons’un başını çektiği bir nazariyeye göre, Osmanlılar, ancak Balkanlardaki fetihlerden sonra Anadolu’daki topraklarını genişletebilmişlerdir. Balkanlardaki fetihleri, tahrip ve yağma maksadıyla yapılış bir akın değildir, belki planlı bir yerleşmedir. Buraya kadar doğrulara tercüman olan Gibbons, daha sonra Osmanlı aşiretinin küçük bir aşiret olduğunu; hatta Moğolların elinden kaçtıktan sonra Anadolu’ya gelişlerinde Müslüman olmuş olabileceklerini; yeni Müslüman olmanın heyecanıyla gayrimüslimleri de zorla İslâmlaştırdıklarını, aslında kendi nüfuslarının az olduğunu, ancak dine dayanan yeni bir Osmanlı ırkı meydana getirerek yerli Rumları da yanlarına aldıklarını, harb esirlerinin İslâm’ı kabul etmesinin onlar için imtiyaz olduğunu ve kısaca Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu yeni bir dinle yeni bir ırk ortaya çıkarmaya borçlu bulunduğunu açıklamaktadır. Bu görüş daha sonra gelen tarihçiler tarafından, özellikle Fuad Köprülü tarafından şiddetle tenkit edilmiştir. Devamını Oku… »

Prof. Dr. Teoman Duralı Hocamızla Raportaj

Mehmet DERİ Makaleleri Yorum Yok »

Araştırmacı Yazar Mehmet DERİ’in Değerli Hocamız Teoman DURALI ile yapmış olduğu röportajı bizlerle paylaştığı için teşekkür ediyoruz.

Kasım 2006’da, Sayı: 220, İlkadım Dergisi için Prof. Dr. Teoman Duralı ile
yaptığım röportaj


Mehmet Deri: Yazılarınızda sık sık Çağdaş/ Küresel İngiliz-Yahudi Medeniyetinin temelini oluşturan sermayeciliğin, sömürgeciliğin ve emperyalizmin birbirleriyle payanda, iç içe geçmiş daire gibi olduğunu söylüyorsunuz. Bu bağlamda sermayeciliğin, sömürgeciliğin ve emperyalizmin; kapitalizm ve sekülerizm ile olan ilişkisini tarihî arka plan ve günümüz açısından değerlendirir misiniz?

On altıncı yüzyıl sonlarında Avrupa’nın batısı ile kuzeybatısında yeni bir oluşum baş göstermiştir. Oluşumun merkezi Fransa’ydı. Katolikliğe karşı on ikinci yüzyıldan beri esen yel, artık fırtına boyutlarına erişmekteydi. Tanrıdan el almış ruhban taifesine karşı ruhban olmayan zümre kalkışma halindeydi. Ruhban olmayan, yani laik zümre de asilzade, savaşçı (şövalyeler mesela) toprak zadegânı, fakir fukara zanaatkâr, rençber ile toprak köleleri olmak üzere sınıflara ayrılmıştı. On üçüncü yüzyılda toprağından kopmuş zadegân ile el emeğiyle maişetini temin etmeyen kişilerin oluşturmağa başladığı yeni bir sınıf zuhur eder olmuştur. Bunlara kentsoylu/burjuva denilmiştir. Toprak zadegânının Ortaçağdaki derebeyliği düzenine karşı kentsoyluların arasında bir ideoloji ortaya çıkar olmuştur: Hürriyetçilik (Liberalizm). Hürriyetçilik, on sekizinci yüzyılın ortalarında Felemenk’te, ama bilhassa İngiltere’de yerini yeni bir ideolojiye terk etmiştir: Mali Sermayecilik (finans Kapitalizm). Bunun iki kurucu unsuru olmuştur; toprağını terk eden İngiliz zadegânı ile para işleriyle uğraşan Yahudiler. Bunlar, İngiliz zadegânının teşebbüs gücünü paraları ve bilgileriyle desteklemişlerdir. Bu izdivacın sonucunda ABD doğmuştur. Üretileni pahalandırmadan kâr hadlerini yükseltmek için ele geçirilmiş sömürgelerden, hammaddenin ucuza kapatılması elzem olmuştur. Gelişmeye kapalı bir felsefe sistemi demek olan ideoloji, insanüstü ve doğaötesi bir kudretin inayeti olduğuna inanılan dinin yerini alır olmuştur. 1789 Fransız ihtilali yoluyla ideoloji ve onun siyasi ile iktisadi düzenleri İngiltere’den Fransa üzerinden Avrupa’ya sokulmuştur. 1787-88’den itibaren de ABD’de boy göstermiştir. Sömürgeciliğin ve onun dünya çapındaki silah ve öğretim yolu ile yaygınlaştırılışının (emperyalizm) günümüzde aldığı biçim “küreselleşmedir”. Bu bağlamda; sermayecilik, sömürgecilik, emperyalizm ve küreselleşme daire daire iç içedirler ve birbirlerinden beslenip birbirlerinin destekçisidirler. Sermayecilik ideolojisinin dayanağı ise emperyalizmdir. Küreselleşme, emperyalizmin bir görünüşüdür, cephesidir. Bütün bunlar benim, Çağdaş İngiliz – Yahudi Medeniyeti diye isimlendirdiğim ideolojinin en önemli boyutlarını oluşturur. Devamını Oku… »

Atatürk ve Başörtüsü

Mehmet DERİ Makaleleri Yorum Yok »

Bu bilimsel eseri Araştımacı Yazar Mehmet DERİ’ye aittir.Diğer çalışmalarını katogoriler kısmında kendisine ait bir bölüm mevcuttur.Kendisine çok teşekkür ederiz.
CUMHURİYETİMİZİN KURUCUSU ATATÜRK BAŞÖRTÜSÜNE KARŞI DEĞİLDİ
Mehmet DERİ*
Adına ister başörtüsü denilsin ister türban denilsin(türban, Fransızca bir kelime olup, kumaştan yapılmış, başa bağlanan örtü, sargı anlamlarına gelmektedir) tesettürün bir parçası olup, Rabbimizin Ahzab Sûresi 59. ayeti kerime ve Nur Sûresi 31. ayeti kerimelerle her Müslüman kadına farz kıldığı dinî bir emirdir.
Prof. Dr. Ramazan Boyacıoğlu, İslâmî Araştırmalar Dergisi’nde “Atatürk, Kadın ve Tesettür” adlı makalesinde Atatürk’ün başörtüsüyle ilgili şu sözlerine yer vermektedir:
“Eğer kadınlarımız dinin emrettiği bir kıyafetle, faziletin icap ettiği davranış tarzıyla içimizde bulunur, milletin ilim, sanat ve sosyal etkinliklerine katılırsa bu durumu emin olunuz, milletin en mutaassıpları dahi takdir eder.”

Devamını Oku… »

OSMANLI DEVLETİ DÖNEMİNDE AZINLIKLARIN HUKUKÎ STATÜLERİ

Makale, Mehmet DERİ Makaleleri, Osmanlı Devleti Yorum Yok »

OSMANLI DEVLETİ DÖNEMİNDE AZINLIKLARIN HUKUKÎ STATÜLERİ*
Mehmet DERİ**
Özet: Aşağıdaki makalede, Osmanlı Devleti himayesinde yüzyıllarca rahat, huzur ve barış içinde yaşayan azınlıklara verilen Kapitülasyonlar, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı ve Kanun-i Esasi hakkında bilgi verilecektir.
Anahtar Kavramlar: Osmanlı Devleti, Azınlıklar, Kapitülasyonlar, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Kanun-i Esasi.

1- Kapitülasyonlar
Kapitülasyon, bir devletin başka devlete karşılıklı veya karşılıksız olarak verdiği ve daha çok ticari olan imtiyazlardır.
Genel anlamda ise kapitülasyon, Osmanlı toprakları üzerinde sürekli veya geçici yaşamakta olan gayrimüslimlere verilen imtiyazlara, bunlara ilişkin izin ve hakların tümüne denilmektedir.
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesinden sonra Galata ahalisine verdiği özel haklar, ferman niteliğinde olup geri alınabilecek nitelikteydi. Gerek Fatih’in fermanı(1453) ve gerekse Kanuni’nin Fransızlara verdiği kapitülasyonlar (1536) Osmanlı Devleti’nin güçlü zamanlarında verilmişti, ancak her padişah değişikliğinde yenilenen kapitülasyonlar, 1740 yılında I. Mahmut tarafından sürekli hale getirilmiştir.
Fatih zamanında Galata ahalisine verilen imtiyazlar, daha çok din ve vicdan hürriyeti ile ilgili iken, Kanuni zamanında Fransızlara verilen imtiyazlar daha çok ticarî idi. Özellikle Fransızlara verilen bu kapitülasyonlar, daha sonraları diğer Avrupa Devletlerinin siyasî ve askerî gelişmelerin sonunda Osmanlı Devleti’nden elde ettikleri imtiyazlara başlangıç ve örnek olmuş, kapitülasyonlar özellikle devletin zayıflamasıyla birlikte, devlet aleyhine işleyen siyasî, iktisadî, ticarî, hukukî vb. alanlarda devletin çökmesinde önemli rol oynayan faktör halini almıştır. Devamını Oku… »

OSMANLI DEVLETİ’NDE GAYRİMÜSLİMLER (RUMLAR, ERMENİLER VE YAHUDİLER

Makale, Mehmet DERİ Makaleleri 4 Yorum »

 OSMANLI DEVLETİ’NDE GAYRİMÜSLİMLER (RUMLAR, ERMENİLER VE YAHUDİLER)*

MEHMET DERİ**

 

Araştırmacı Yazar ve Bilim Uzmanı Mehmet DERİ’nin sizlerle bir başka makale paylaşımı daha.Yüksek Lisans Yüksel Lisanas Tezinden bir kesit olan bu makalede Osmanlı Devleti himayesinde yüzyıllarca rahat, huzur ve barış içerisinde yaşayan gayrimüslim tebaadan bahsetdilmiş.

Kendisine bu değerli paylaşım için teşekkür ediyoruz
Diğer makalelerinne  Mehmet DERi Makaleler Katogorisinden  ulaşabilirsiniz.
Özet:

Aşağıdaki makalede, Osmanlı tebaası olan ve Osmanlı Devleti himayesinde yüzyıllarca barış, huzur ve rahat içinde yaşayan gayrimüslimler(Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler) hakkında bilgi verilecektir.

Anahtar Kavramlar:

Osmanlı

Devleti, Gayrimüslimler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler.

Azınlık, bir devlet otoritesi altında yaşayan, aralarında din, dil, ırk farkı bulunan, özel anlaşmalarla verilen haklardan yararlanan gruplardır.

 

İslam Hukuku’ndaki “dinde zorlama yoktur” esasını benimsemiş olan Osmanlı Devleti, ele geçirdiği topraklarda yaşayan gayrimüslimlerle bir zimmet anlaşması imzalamış, gayrimüslimler haraç ve cizye ödeyerek can ve mal güvenlikleri devlet tarafından emniyet altına alınmıştır.

Osmanlı Devleti’nin toplumsal, hukukî, siyasî ve idarî yapısı ırk esasına göre değil, “Millet Sistemi” denilen inanç temeline göre şekillenmiştir. Osmanlı Devleti döneminde “Millet Sistemi” esasına dayanan azınlıkların büyük çoğunluğunu Rum, Ermeni ve Yahudi toplumları oluşturuyordu. Millet esasına göre azınlık statüsünde bulunan Ermenilerin ve Rumların dini Hıristiyanlık, Yahudilerin dini ise Museviliktir.

Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlerle iç içe yaşama, devletin kuruluş yıllarına kadar gider. Gayrimüslimler, İslam Hukuku’nun “zimmi hukuku” ile birlikte zaman zaman çıkarılan “örfî hukuk”un sağladığı düzen içinde huzur, barış ve güven içerisinde yüzyıllarca yaşamışlardır.

Osmanlılarda azınlık anlayışı, bir nüfus veya insan ayrımı olmayıp, azınlıkların kimlikleri, tanınmaları ve bilinmeleri açısından kullanılmıştır. Bu sebeple azınlıkların tespitinde fert sayısı veya toplulukların birbirine oranı diye bir kural mevcut değildir. Bundan dolayı azınlıklar, kendilerine “Osmanlı” denilmesini istemişlerdir. Devamını Oku… »


WP Tema & Icons: N.Design Studio & Türkçe: t'infection.com
Yazılar RSS Yorumlar RSS Giriş

Eğitim ve Ögretim Genel
Sayfa.com
Webmasterim.Comdizin.gen.trTurk Google Cam balkon TurkeyEğitim haberlericappadocia sosyal bilgiler sosyal bilgiler sosyal bilgiler sanal atlasınız evdeki dershane Eğitim Linkleri Köy Kahvesi bep planı Sinema İzle Thinkquest türkiye internet reklamcılığı Altın ve Döviz Kurları Veli Kuzu Kaynak bilgi