KAMUOYU
Namık Kemal, kötü bir havada kayıkla Besiktas’tan Üsküdar’a geçiyormus. Deniz bir ara iyice azmıs ve kayıgı alabora
etmeye baslamıs. Namık Kemal, “ah” “vah” diye korku belirtileri göstermis. Kendisine refakat etmekte olanlardan biri büyük
saire sitem etmis:
— Üstadım, biz de kayıktayız; bizimki de can. Yalnız siz niye telas ediyorsunuz?
Namık Kemal, yazı ve konusmalarıyla milletin sesini duyurmaya çalıstıgını hissettirecek su karsılıgı vermis:
— Kendi canımı, sizin canınızı düsündügünüzün çeyregi kadar düsünmem. Benim endisemin sebebi, bu kayık batarsa
onunla birlikte kamuoyunun da batacak olmasıdır.
TAS
19. yüzyıl âlim ve sairlerinden Gaziantepli Hasırcızade Mehmet Aga, devrinin en nüktedan kisilerinden biriymis. Dönemin
devlet adamlarından Fuat Pasa ile de tanısıklıgı olan Hasırcızade Mehmet, Pasayla görüstügü bir gün, gözü onun parmagındaki
yüzüge takılmıs. Fuat Pasa sormus:
— Tasına mı bakıyorsunuz?
— Evet Pasam.
— Elmastır.
— Ne faydası var, yani ne getirir?
— Yüzük tası ne getirecek Mehmet Aga?
— Benim de babadan kalma iki tasım var, senede yüz altın getirirler.
— Yaa, ne tası bunlar?
— Degirmen tası pasam.
GAZI
Hasırcızade’den bir gün, yeni Müslüman olmus yoksul bir gayrimüslim için yardım istemisler. Mehmet Aga da o zamanın
en degerli parası olan iki tane “El-Gazi” altını yardımda bulunmus. Fakat arkasından bir nükte savurmadan edememis:
“Müslüman oldu bir kâfir, sehit oldu iki Gazi.”
AHALI KALMIYOR
Hiciv (yergi) edebiyatımızın unutulmaz isimlerinden birinin Sair Esref (1847-1912) oldugu süphesizdir. Esref yalnız bir
edebiyat adamı degil, aynı zamanda bir idarecidir. Çesitli ilçelerde maceralı kaymakamlık yasamı vardır. Esref, Abdülhamit
yönetimini, bu yönetimde kaymakamlıklarda bulunmus olmasına ragmen en agır hicivlere hedef yapmaktan çekinmemistir.
Bu konudaki bir dörtlügü söyledir:
“Padisahım bir dirahta döndü kim güya vatan,
Her gün bir baltadan bir sahı hâli kalmıyor.
Gam degil amma bu mülkün böyle elden gitmesi,
Git gide zulmetmeye elde ahâli kalmıyor.”
Diraht: Agaç.
Sah: Dal.
Hâli: Uzak.
KÂMIL ESEK
Esref, Izmir’in kazalarından birinde kaymakamken, Izmir valisi olan Kâmil Pasa, o kazaya teftise gelmis. Vali kazaya
geldiginde Esref bir esegin sırtında tur atıyormus. Esrefi o halde gören Kâmil Pasa, Esrefin dikkatini çekmis:
— Aman dikkat et Esref, esek seni düsürmesin!
— Meraklanmayın pasam, esek kâmildir.
Kâmil: Olgun, egitimli.
AYNI YÜZLE
Sair Esref, kaymakamlıgı sırasında, basına buyruk hareket eder, vali pasanın direktiflerine pek aldırmazmıs. Vali, Esrefin
bu tutumuna karsı tahammülünün iyice azaldıgı günlerden birinde bir maruzat için huzuruna çıkan Esrefi paylamıs:
— Hangi yüzle benim karsıma çıkıyorsun Esref?
Esref hiç sükûnetini bozmamıs:
— Hangi yüzle olacak pasam, Allah’ın huzuruna çıkacagım yüzle.
ILIM BASKA IRFAN BASKADIR
Birinci Dünya savası ve Milli Mücadeleden bu yana dogmus, büyümüs, yasamıs, az çok tahsil görmüs olup da “Milli
Edebiyat” akımının öncüsü, Türk hikayeciliginin piri Ömer Seyfettin’in (1884-1920) bir kitabını, hiç degilse bir iki hikayesini
okumayan Türk insanı yok denecek kadar azdır. Ömer Seyfettin, basarılı hikâyeciliginin yanı sıra, bazı konularda kuvvetli
gözlemleri de olan bir Türk aydını idi. Onun bu gözlemlerinden biri de, Türk halkının okumamıs bile olsa irfan sahibi oldugu,
sagduyusu ile okumusların bile kavrayamadıgı bazı gerçekleri kavradıgı yolundaydı. Ömer Seyfettin bunu anlatmak için, “Azizim,
Türk halkı âlim degildir, ama ariftir.” sözünü sık sık tekrarlarmıs.
Ülkede birçok zorunlu ihtiyaç maddesi yüzünden sıkıntı çekildigi, bazılarının karneye baglandıgı, bazılarının ise temelli
yok oldugu I. Dünya Savası sonrasında, Ömer Seyfettin Batı Anadolu vilayetlerinden birinde bir lisede ögretmenmis. Bir gün
ögretmenler odasına müjdeli bir haberle girmis:
— Arkadaslar, gözünüz aydın, Avusturya, Türkiye’ye vagonlar dolusu seker gönderiyormus!
Bunun üzerine bütün ögretmenler:
— Yasasın, bundan sonra çayımızı, kahvemizi adam gibi içecegiz, diye sevinç çıglıkları atmıs.
Ömer Seyfettin bu sahnenin hemen arkasından okulun bas hademesini ögretmenler odasına çagırmıs ve herkesin
huzurunda ona da:
— Hasan Efendi, haberin var mı, Avusturya bize vagonlar dolusu seker gönderiyormus, demis.
Hasan Efendi kendini toparlayıp terbiyeli bir eda ile cevap vermis:
— Inanmayın beyim, palavradır bunlar, bu kıtlıkta Avusturya seker bulsa kendi yer!
Hasan Efendinin bu tepkisi üzerine Ömer Seyfettin çıglık atmıs. Ellerini çırparak söyle demis:
— Gördünüz mü arkadaslar, ben bosuna demiyorum, “Türk halkı âlim degildir ama ariftir.” diye. Ben bir yalan uydurdum
“Avusturya bize seker gönderiyor” diye, siz okumuslar hemen inandınız. Ama gördügünüz gibi Hasan Efendi yutmadı. îste Türk
halkı birçok gerçegi böyle sagduyusu ve irfanı ile kesfetmistir.
ONA ÇIKILMAZ INILIR
Yazar ve edebiyatçılarımız arasında en fazla nüktesi bulunan kisinin Süleyman Nazif (1869—1927) olduguna sanıyoruz ki
kimsenin süphesi yoktur. Kurtulus Savası öncesinde Istanbul’a asker çıkaran Ingiliz ve Fransızların aleyhine, “Piyer Loti
Hitabesi”nde agır sözler söyledigi için bazı Türk büyükleri ve Ingilizler tarafından Malta Adasına sürülen Süleyman Nazif, yürekli
bir vatanperverdi de.
Süleyman Nazif in en zıt oldugu kisilerden biri Abdullah Cevdet’mis. Esas meslegi doktorluk olan fakat hep yazarlıkla
mesgul olmus bulunan Abdullah Cevdet’in aleyhine kullanılabilecek her fırsatı Süleyman Nazif degerlendirirmis.
Süleyman Nazif bir gün Bab-ı Âli yokusunda bir tanıdıgına rastlamıs, ona nereye gittigini sormus. Tanıdıgı:
— Abdullah Cevdet’e çıkıyorum, diye cevap vermis. Süleyman Nazif bu cevap üzerine tanıdıgına kızmıs:
— Abdullah Cevdet’e çıkılmaz, inilir; çünkü o yüksek degil, alçak biridir!
ABDULLAH CEVDET VE DIN
Abdullah Cevdet, zamanında dinsizligi ile tanınan ve böyle tanımasından da gocunmayan biriymis. Süleyman Nazif e bu
konuda ne düsündügünü sormuslar, su cevabı vermis:
— Abdullah Cevdet’in dinsizliginden anlayın ki din iyi bir seydir. Eger din kötü bir sey olsaydı Abdullah Cevdet dindar
olurdu.
SAMIMIYET
Süleyman Nazif e bir gün, Abdullah Cevdet’in nasıl bir adam oldugu sorulmus. Süleyman Nazif bu soruya “Çok samimi
adamdır, sîretini suretinde tasır.” diye cevap vermis.
(Abdullah Cevdet’in, çiçek bozugu suratı sebebiyle çirkin bir görünüsü varmıs. Içinin kötülügünü dısına da yansıtmıstır,
demek istemis.)
BEN DE BITIRECEKSINIZ DIYE KORKUYORDUM
Abdullah Cevdet, bir ara Shakespeare’in bütün eserlerini Türkçe’ye çevirmeye baslamıs. Bir iki çevirisini yayımlamıs.
Fakat çeviriler hiç basarılı degilmis. Shakespeare’in eserlerine lâyık bir tercüme yapamamıs. Abdullah Cevdet bu tercüme isine
devam ettigi bir sırada bir gün Süleyman Nazif’e demis ki:
— Nazif, biliyor musun, su Shakespeare’i çevirme isini bitirmeden ölecegim diye korkuyorum.
Süleyman Nazif bu yakınmadan yararlanarak kendi korkusunu açıklamıs:
— Abdullah Cevdet, ben de tam aksine Shakespeare’i çevirme isini ölmeden önce bitireceksin diye korkuyorum. Herkes
Shakespeare’in eserlerini ölümsüz diye bilir, sen onları Türkçe’ye çevirmekle ölümlü olduklarını ispatladın!..
GECE YATISI
Süleyman Nazif’in Abdullah Cevdet’i igneleme merakı dostları tarafından ölümünden sonra bile sürdürülmüstür, I.Alaaddin
Gövsa bir gün su olayı anlatmıs:
Abdullah Cevdet, Süleyman Nazif’in kabrini ziyarete gitmis. Bu sırada Süleyman Nazif mezardan basını kaldırıp,
“Aramızdaki kırgınlıga ragmen beni ziyaret etmenden son derece memnun kaldım. Fakat bu kadarla yetinmeni istemem, seni
muhakkak gece yatısına da beklerim.” demis.
SIZ NEHRI
Degerli edebiyatçı Abdülhak Sinasi Hisar, çok nazik bir insanmıs. Hiç kimseye “sen” diye hitap etmezmis. Kardesiyle
bile “siz” diye konusurmus. Süleyman Nazif, Abdülhak Sinasi Hisar’ın agzından hiç sen lafı çıkmadıgını görünce biraz da alay
olsun diye sormus:
Yahu Abdülhak Sinasi, sen zaman zaman Paris’e gider orada kalırsın. Acaba orada Sen (Sein) nehrine de mi “siz” nehri
diyorsun?
IKI DIL
Süleyman Nazif in oglu Sait Nazif, çocukken babasına sormus:
— Baba, Fransızca’yı sen mi iyi bilirsin, yoksa Victor Hugo mu?
Süleyman Nazif, oglunun gözündeki degerini yitirmemek, Victor Hugo’nun da hakkını yememek için söyle cevap vermis:
— Victor Hugo Fransızca’yı benden iyi bilir; ama ben de Türkçe’yi ondan iyi bilirim.
DOGRUSU
Sedat Simavi, çıkarmakta oldugu “Resimli Gazetece, yazıdan çok resme agırlık veriyormus; yazarlara da, yazılarını
mümkün oldugu kadar kısa tutmaları ricasında bulunuyormus (resimlere fazla yer kalsın diye). Süleyman Nazif, Sedat Simavi’nin
bu anlayısla çıkardıgı gazete için:
— Bu aslında Resimli Gazete degil, Gazeteli Resim, dermis.
GEREKSIZ
Süleyman Nazif Basra valisi iken, belediye baskanı olan zat bir gün S.Nazif e sehrin mezarlıgının etrafını bir duvarla
çevirme projesinden bahsetmis. S. Nazif, düsüncesini söyle açıklamıs:
— Bana göre gereksiz masrafa girmektir. Çünkü dısarıdakiler mezarlıga girmek istemezler. Mezarlıktakiler de zaten
dısarı çıkamazlar…
ZULÜM
Süleyman Nazif, Türkçe’nin azınlıklar tarafından bozuk telaffuzla konusulmasına hiç tahammül edemezmis. Özellikle
Ermenilerin Türkçe’yi çok kötü konustuklarına tanık olurmus. Bunu anlatmak için söyle dermis:
— Ermeniler, Türklerin kendilerine zulüm yaptıgını iddia ediyorlar. Bunun ispatı zordur. Fakat bu dogru bile olsa, bunun
acısını dilimize yaptıkları zulümden fazlasıyla çıkarıyorlar.
ASLANIN AGZINDAKI EKMEK
Daha çok yazar olarak tanınan, fakat aynı zamanda degerli bir tarihçi ve besteci olan Ahmet Rasim (1862-1932),
yasamının son senelerinde geçim sıkıntısına düsmüs. 1927’de, belki yardım eden olur da bir ekmek kapısı bulurum diye
Ankara’ya gitmis. Atatürk’ün yakınında bulunan bir tanıdıgı da Ahmet Rasim’in bu durumunu biliyormus. Bir aksam Atatürk’ün
sofrasında bu konu açılmıs. Atatürk, Türk kültürüne uzun yıllar hizmet etmis bir yazarın geçim sıkıntısına düsmesinin çok acı
oldugunu söylemis. Adamlar gönderip Ahmet Rasim’i kaldıgı otelden aldırıp köske getirtmis. Masada kendi yanına oturtturup
iltifatta bulunmus. Sonra:
— Acaba bos bulunan Istanbul milletvekilligini kabul buyurur musunuz, diye milletvekilligi önermis.
Ahmet Rasim çok duygulanmıs. Kalkıp Atatürk’ün elini öpmüs ve saygılı bir eda ile su zarif espriyi yapmıs:
— Simdi anladım ki ekmek gerçekten aslanın agzındaymıs.
ESEGE ISLIK
Yüzyılımızın ilk yansında en agır hicivleri yazmasıyla tanınan Neyzen Tevfik (1879-1953), adından da anlasılacagı üzere
çok güzel de ney çalarmıs. Esprili sözleriyle ve neyiyle sohbet meclislerinin de en aranan kisisiymis. Üstelik bu meclisler çogu
zaman kalburüstü kisilerin, sanat ve edebiyat adamlarının, devlet adamlarının meclisleri olurmus. Yine böyle bir meclisinin
baslangıç anlarında Neyzen Tevfik’e saygı, ilgi ve ikram gırla gidiyormus. Fakat mecliste bulunanlar bir müddet içip sızmaya
basladıktan sonra Neyzen’e ilgi azalmıs, sonunda sıfıra inmis. Buna alınan ve kızan Neyzen Tevfik bir sigara paketinin arkasına
su dörtlügü yazarak orayı terk etmis:
“Sanmayın ustalıkla sarf ederim sanatımı,
Ney elimde suyu durmus kuru musluk gibidir.
Içki meclislerinde sarhosların saza vurgun olusu,
Nazarımda su içen esege ıslık gibidir.”
AKIF’IN IHTIYARLAMASI
Akif, ölümsüz eseri Safahat’ın son cildi olan Gölgeler’i basma isini, Matbaatü’s Sebab (Gençlik Matbaası) adında bir
basımevine vermis. Fakat bu basımevi sözü edilen eseri basma isini o derece savsaklamıs, o kadar uzatmıs ki Akif; evi, isi ve
matbaa arasında aylarca mekik dokumaktan bezmis, usanmıs. Akif bu durumu anlatmak için söyle dermis:
— Seyyebetnî Matbaatü’s-Sebab.
(Gençlik Matbaası beni ihtiyarlattı).
DEVLET BILE ALAMADI
Akif, Halkalı Baytar Mektebindeki hocalıgı sırasında bir gün, okula Istanbul’dan gidip dönen ögrencilerin, aralarında, “Ben
yedi trenini aldım, ben yedi otuz trenini aldım…” gibi konusmalarına sahit olmus. (Demek ki “binmek” yerine “almak” seklinde
Fransızca taklidi kullanıs o zamandan beri varmıs. Bugün de bazı çevrelerde çay veya kahve içmek yerine, çay veya kahve
almak; banyo yapmak yerine, banyo almak gibi ifadeler kullanılmakta ve haklı elestirilere hedef olmaktadır.)
Türk Edebiyatı hocası Akif, gençlere bu taklit kokan konusmalarının dilimiz açısından yanlıslıgını uzun izah etmek yerine
söyle demis:
— Çocuklar, o trenleri henüz koca Türk devleti bile alamadı, siz nasıl aldınız?
YENI NESLIN MARIFETI
Mehmet Akif, çok sevdigi, saydıgı, Safahat’ında kendisinden bahsettigi, kisiligini idealize ettigi Bosnalı Ali Sevki Hoca ile
bir gün, Vefa Bozacısında bulusmak üzere randevulasmıs. Mehmet Akif randevusuna her zaman oldugu gibi tam vaktinde gelmis.
Ali Sevki Hoca ise bir hayli rötar yapmıs. Akif:
— Üstadım hayırdır, niçin geciktiniz? Randevunuza geç kalmak sizin mutadınız (âdetiniz) degildir, diyerek bir açıklama
istemis.
Ali Sevki Hoca, Küçük Pazar’dan Vefa’ya çıkan yokusu kastederek:
— Azizim, su Vefa’ya çıkan dik yokus yok mu, onu çıkana kadar kaç sefer dinlenmek zorunda kaldım. Yas ilerledi, artık
bizden is geçti, diye özür beyan etmis.
Akif en güzel esprilerinden birini Hoca’nın bu açıklaması üzerine yapmıs:
— Üstadım sizin hiç haberiniz yok mu? Yeni nesil o yokusu dümdüz etti!..
AVRUPALI VE ISLAM
Mehmet Akif in I. Dünya Savası yıllarında bazı incelemelerde bulunmak üzere Avusturya ve Almanya’ya bir seyahatte
bulundugu bilinmektedir. Resmi yönü de olan bu seyahat sebebiyle Akif, Avrupa’yı ve Avrupalıyı daha yakından görüp tanıma
fırsatı bulmus; çok degerli gözlemlerle Türkiye’ye dönmüstür. Onun gözlemlerinden biri de bir soru üzerine ifade ettigi su görüstür:
— Avrupalı dedigimiz insanların dinleri islerimize, isleri de dinimize benziyor.
DEDI DE DEDI
Sair Halil Nihat Boztepe (1882-1949) Trabzon askeri rüstiyesinde ögrenci iken, Arapça dersinde hoca, okunan metinde
geçen “Kâle Resulullah” ifadesini, peygambere hürmetle bagdassın diye hep “Peygamber buyurdu ki” dîye tercüme ediyor,
talebeler de aynı seyi yapıyormus. Baska bir Arapça dersinde geçen “Kâle’s-sâiru” sözünü de ögrencinin biri “Sair dedi ki
yerine”, “Sair buyurdu ki” diye çevirmis. Birkaç sefer buna ses çıkarmayan hoca en sonunda patlamıs:
— Ulan senin sair dedigin peygamber mi ki, buyurdu diyorsun! O da senin gibi sersemin biri! Buyurdu degil, dedi de,
dedi!
BAKAN, GÖREN
Bakanlık, hemen her Türk politikacısının gönlünde yatan bir aslandır. Çogu politikacı için de maalesef sadece bir amaçtır.
Bakanlık amaç olunca vatandasın derdi de, ülkenin sorunları da ıskalanıyor. Buna üzülen Halil Nihat Boztepe söyle dermis:
— Arkadaslar, bize bakan degil gören lâzım…
YÜKSEK YER
Bir dostu, “Üç Istanbul’un yazarı Mithat Cemal’e (1885-1956) saçlarının agardıgını anlatmak için:
— Tepeye kar yagmıs, demis. Mithat Cemal:
— Dogrudur, yüksek yerlere vakitsiz yagar, diye karsılık vermis.
BAS ÜSTÜNDE TUTULMAK
Yasamı boyunca gazetecilik, yazarlık ve siyaseti birlikte yürütmüs olan Hüseyin Cahit Yalçın (1864-1957), gazeteci
olarak bir Arap ülkesine yaptıgı bir ziyaret sırasında, önceden ahbaplıgı olan bir Arap aristokratını Türkiye’ye davet etmis. Adam
bunu çok istedigini, ama birkaç kelime dısında Türkçe bilmedigini söylemis. H.Cahit, Arap dostuna, bildigi Türkçe sözlerin neler
oldugunu sormus. Adam, “Nasılsınız, tesekkür ederim, evet efendim, emriniz olur efendim…”gibi birkaç sözü saymıs.
H.Cahit, ahbabını yüreklendirmis:
— Oooh dostum, sen bildigin bu sözleri yerli yerinde kullanırsan bizim memlekette bas üstünde tutulursun!.
ANKARA’NIN SEVILEN YANI
Yahya Kemal’in Istanbul’a hayranlıgı herkesçe bilinir. Siir ve yazılarının büyük çogunlugunun konusu Istanbul’dur. Onun
için Istanbul’dan ayrı olmak sevgiliden ayrı olmak gibidir.
Yahya Kemal, su veya bu nedenle Ankara’da ikamet etmek zorunda kalınca, Istanbul burnunda tütermis. Sormuslar
kendisine:
— Üstat, Ankara’nın sevdiginiz bir yanı yok mu?
— Var, demis, Ankara’nın Istanbul’a dönüsünü severim.
KÜÇÜK SEYLER
Ne kadar haklı olursa olsun, elestirileri anlayısla karsılamak çok az insana nasip olan bir olgunluktur. Bu, ilim, irfan,
mevki sahipleri; sanat ve edebiyat adamları için de geçerli bir tespittir. Yahya. Kemal de büyük sairligine, yurt dısına yayılmıs
ününe ragmen bu olgunlugu gösteremeyen bir sanat ve edebiyat adamıdır. Bırakın elestiriyi, yarı saka yarı ciddi küçük
dokunmalara bile alınganlık gösterirmis. Bir gün kendisine yöneltilen basit bir elestiriyi hazmedemeyip öfke ile ileri geri konustugu
bir sırada bir dostu teselli etmek için söyle demis:
— Üstadım, ne var bu küçük elestiriye kızıp köpürecek? Üzerinde durulmaya degmeyecek kadar önemsiz Seyler bunlar.
Yahya Kemal dostunu terslemis:
— Insanı esas rahatsız eden bu küçük seylerdir. Koca bir dagın tepesine oturabilirsin de, bir ignenin tepesine
oturamazsın!..
TEK MANDA
1. Dünya Savası sonunda agır bir yenilgiye ugrayan Osmanlı devletinin ekonomisini kurtarma önerileri içinde Amerikan
veya Ingiliz mandasına girme önerisi de vardı. Yahya Kemal en çok bu öneri sahiplerine kızar ve söyle dermis:
— Sultan Fatih, Istanbul’u almak için döktürdügü toplardan her birini kırk mandaya çektirmisti. Bunlar ise koca
Imparatorlugu bir tek mandaya çektirecekler.
OTURULACAK YER
Tanınmıs yazarlarımızdan Ismail Habip Sevük, bir gazetede, il il Türkiye’yi tanıtıyormus. Yahya Kemal’in de bulundugu bir
mecliste söz bu yazılara gelmis. Yahya Kemal bu yazıların kötülügünü ya da illerimizi ne kadar sevimsizlestirdigini anlatmak için
orada bulunan Faruk Nafiz’e:
— Aman, bir yolunu bulup Ismail Habip’e Istanbul, Izmir ve Bursa’dan bahsettirmeyelim. Yoksa Türkiye’de oturacak yer
bulamayız, demis.
DAHA INSAFLI
Ünlü yazar Peyami Safa (1899-1961) romanlarından bazılarının müsterisi olan bir yayıncı ile konusuyormus. Yayıncı
sormus:
— Üstat, benim gözlerimden birinin takma oldugunu biliyor musun?
— Evet biliyorum.
— Ama hangisinin takma oldugunu biliyor musun? Peyami Safa:
— Evet biliyorum, demis ve “su” diye takma olan gözü göstermis.
Adam hayret etmis:
— Yahu nasıl anladın? Takma olmayan göze o kadar benzer ki…
— Çünkü daha insaflı bakıyor.
NADIR GÜLER
Ünlü Türk karikatüristi Cemal Nadir Güler’e (1902—1947) ahbabı bir gün:
— Senin adın Güler, ama suratın hep asık duruyor, demis.
Cemal Nadir cevap vermis:
— Evet benim adım Güler, ama Nadir Güler…
SADECE IYILIK
Gazete yazarlıgı ve radyo sohbetleriyle tanınan Nurettin Artam, çehre zügürdü biriymis. Bunu kendi de bilir ve
kabullenirmis. Bir gün tanıdıgı genç ve güzel bir gazeteci kızla karsılasmıs ve hatırını sormus:
— Nasılsın kızım, ne var ne yok?
— Iyilik, güzellik efendim. Siz nasılsınız?
— Valla bizden yalnız iyilik…
HILTON
Sair ve yazar Arif Nihat Asya’nın (1900-1975) Istanbul’da, uluslararası standartlarda Hilton’dan baska otel bulunmadıgı
dönemlerde yazdıgı bir dörtlük söyle:
“Bir kafileyiz zavallıdan yoksuldan,
Nidelim üstün yaratılmıs kul kuldan;
Eller seyreder Istanbul’u Hilton ’dan,
Biz seyredeniz Hilton’u Istanbul’dan.”
ESNEK CAM
Arif Nihat Asya’ya egilir, bükülür, istenen biçime sokulabilir cam icat edildigini söylemisler.
Bu habere tepkisi söyle olmus
— Desenize, camı da en sonunda kendimize benzettik.
GÖLGE ET
Arif Nihat Asya, Sinoplu Diyojen’in söyledigi ünlü “Gölge etme, baska ihsan (iyilik) istemem!’” sözünü; ortamın ve
çevrenin insan yasamındaki etkisini anlatmak için söyle söylermis:
— Çölde Diyojen’e rastladım, gölge et, baska ihsan istemem, dedi.
GÖNÜLDEKI KEDILER
“Herkesin gönlünde bir aslan yatar.” atasözümüz—den hareketle A. N. Asya söyle dermis:
— Her gönülde bir aslan yatar, diyenlere inandım, gönülleri dolasmaya çıktım. Içinde kediler, tavuklar, çakallar yatan;
yılan, çıyan, solucan yuvalı gönüller kesfettim.
ILERI IÇIN
Demokrat partinin önde gelen isimlerinden olan ve çesitli bakanlıklar yapmıs bulunan Tevfik Ileri, Yassı—ada
yargılamalarından bir süre sonra vefat etmisti. Onun ölümü üzerine eski DP’liler, bu arada DP’ye oy veren vatandaslar çok
üzülmüsler. Cenazesi çok kalabalık olmustu.
DP’ye muhalif basın, cenazeye iliskin haberi:
— Gericiler T. Ileri için çok agladılar, diye vermis.
O. Yüksel, bu haber veris tarzı üzerine söyle yazmıs:
— Biz ’Ileri’ için o kadar agladık; nasıl gerici diye suçlanırız?
ARABA MARKASI
Osman Yüksel Serdengeçti, bir divan sairinin, “Yeri geldiginde, fırsat çıktıgında kendimi bile hicvetmezsem namerdim”
anlamındaki sözlerini hatırlatır sekilde; yerinde, sırasında kendisini ve sorunlarını espri konusu yapmaktan çekinmez.
Yakalandıgı parkinson hastalıgının belirtilerinden biri de titremedir. Özellikle ellerin, kolların titremesi çok göze batıcıdır.
O. Yüksel kendindeki bu belirtileri görüp üzülen dostlarına söyle dermis:
— Atalarımız, ’Ey Türk titre ve kendine dön!’ diye buyruk verdiler. Biz de buna uyarak öyle bir titredik ki bir daha
kendimize dönemedik.
***
Yine parkinson hastalıgı için su espriyi yaparmıs:
— Araba markası gibi isim. Insan bunun bir hastalık adı oldugunu bilmese, keske benim de bir parkinsonum olsa
demekten kendini alamaz.
MAKAM ARABASI
CHP iktidarının son yıllarında Diyanet Isleri Bakanlıgı yapmıs olan hemsehrisi Ahmet Hamdi Akseki’ye, dönemin
hükümeti bir makam arabası tahsis etmis. O. Yüksel bunu duyunca hemsehrisine takılmıs:
— Hocam, artık sıratı da bu arabayla geçersin!
DIGERI KIMMIS?
Tanınmıs birçok büyük sanatkârda oldugu gibi Necip Fazıl’da da (1904-1983) üstünlük kompleksi varmıs. Bir gün
kendisine, Fransa’da yeni yayınlanan bir ansiklopedide Türkiye’den sadece iki saire yer verildigini söylemisler. Necip Fazıl hemen
sormus:
— Digeri kimmis?
ÇÜNKÜ SIZ YAPMADINIZ
Necip Fazıl’la yakınlıgı ve dostlugu olan Prof. Ayhan Songar, Üstatla bir sohbeti sırasında, televizyonda yaptıgı programı
seyredip seyretmedigini sormus. Necip Fazıl:
— Gördüm, demis. Ayhan Songar:
— Tabii begenmediniz, diye eklemis. Necip Fazıl afallamıs:
— Nereden anladın?
— Çünkü siz yapmadınız…
ARABA
KIM BU ADAM?
Gazeteci Sinasi Nahit Berker (1920-1996), Inönü’nün Cumhurbaskanlıgı yıllarında, istedigi zaman Köske girip çıkma
ayrıcalıgına sahip sayılı insanlardan biriymis. Gazeteci olarak Cumhurbaskanı ile istedigi zaman görüsebilirmis.
Sinasi Nahit her gün Çankaya yokusu üzerindeki bir otobüs duragında, isinin bulundugu Ulus tarafına gitmek için otobüs
beklermis. Bir gün böyle otobüs beklerken önlerinden Cumhurbaskanının makam arabası geçmis. Makam soförü, Sinasi Nahifi
görünce geri geri gelip:
— Sinasi Bey, Sinasi Bey, buyurun ben sizi götüreyim, diye seslenmis.
Sinasi Nahit de hemen kosup binmis. Makam soförü:
— Arabayı bakıma götürüyorum, sizi de gideceginiz yere bırakayım diye düsündüm, demis.
Ertesi gün Sinasi Nahit, her zamanki gibi duraga geldiginde, her gün kendisiyle beraber otobüs bekleyenlerin gözleri
üzerinde odaklanmıs. “Cumhurbaskanının makam arasına davet edilen bu adam acaba kim?” gibilerden. Bu meraklı ve
arastırmacı bakıslar, Sinasi Nahifin bir baska kamu malı arabasına davet edilmesine kadar sürmüs.
Sinasi Nahit, yine durakta bekledigi bir gün, bir çöp kamyonu Sinasi Nahit’in önünde durmus, soför:
— Sinasi abi buyur, gideceginiz yere sizi ben götü—reyim, demis.
Sinasi Nahit de atlamıs soför mahalline gitmisler. Çöp kamyonunun soförü de Sinasi Nahit’i çöpçülerin sorunlarıyla ilgili
bir röportaj yapması dolayısıyla tanıyormus. Sinasi Nahit çöp kamyonuna bindiginin ertesi günü duraga geldiginde hiç kimse
yüzüne bakmıyor, “Bu adam kim?” diye bir merak eseri göstermiyormus.
USTA BINICI
Sokrat, geçimsizligi ile ün yapmıs karısı için kendisine:
— Bu kadına niçin katlanıyorsunuz; nasıl tahammül ediyorsunuz, diyenlere söyle cevap verirmis:
— Binicilikte usta olmak isteyenler, en huysuz atı idare etmek zorundadır.
UTANÇTAN KURTULMA
Bilindigi gibi halk tabakası ilk defa eski Yunan ve Roma’da bugünküne benzer bazı demokratik haklar elde etmisti. Halk,
politik etkinliklere katılır, düsüncelerini açıklayabilirdi. Bu sırada birçok halk hatibi türemisti. Bunların en büyüklerinden biri olan
Antistenes (M.Ö. 444 - 365) bir gün Atinalılara söyle seslenmis:
— Ey Atinalılar, hiç vakit kaybetmeden bütün eseklerin at oldugunu ilan edelim…
Kalabalık biraz hayret, biraz merakla sormus:
— Ne yararı olacak bunun?
— Hiç degilse esekler tarafından idare edilmek utancından kurtulmus oluruz.
DIKENLERINI HISSEDIYORUM
Ingiliz sairi Milton (1608-1674) gözlerinin âmâ olmasından sonra yeni bir evlilik yapmıs. Kendini ziyaret eden bir dostu,
saire yeni hanımının nazik ve bir gül kadar güzel oldugunu söylemis.
Milton:
— Haklısınız, demis, her ne kadar gülü görmüyorsam da dikenlerini hissediyorum.
AZ DUYULMUS SEYLER
Filozof Voltaire’e ( 1694-1778) bir Fransız prensesi bir toplantıda çıkısmıs:
— Sen sagda solda benim iffetim hakkında konusuyormussun, öyle mi?
Voltaire açık konusmus:
— Bunda bir yanlıslık olmalı matmazel, çünkü ben daima az duyulmus seyleri konusurum.
ESERIN ESERI
Alexandre Dumas Fils’in “Kamelyah Kadın” adlı ünlü eseri, tiyatroda temsil edildigi zaman büyük sükse yapmıs. Eserin
ilk temsil edildigi gece, yazarın babası Alexandre Dumas Pere’de (1802—1870) seyirciler arasındaymıs. Temsil bitince
seyircilerden biri eseri A. Dumas Pere’in sanarak kendisine yaklasıp:
— Üstat, sizi yürekten kutlarım, eseriniz bir harikaydı, demis.
Dumas Pere yanlıslıgı düzelterek cevap vermis:
— Bu, benim eserim degil, eserimin eseri.
YA SÖYLEYEMEDIGIM
Bernard Shaw, 20. yüzyılın baslarında, bir yazar ve düsünür olarak sürekli hürriyetsizlikten bahsediyor, vatandası oldugu
imparatorluk için de “Batsın bu imparatorluk” diye temennilerde bulunuyormus. Bir gün, dönemin bir devlet adamı bir toplantıda
karsılastıgı Shaw’a laf atmıs:
— Içinde yasadıgın imparatorlugun batmasını isteyebildigin, bunu her yerde söyleyip yazabildigin halde hürriyetsizlikten
sikayet ediyorsun. Bu bir çeliski olmuyor mu?
Shaw cevap vermis:
— Siz benim neyi söyleyebildigimi biliyorsunuz. Ama neyi söyleyemedigimi de biliyor musunuz?
SIZ DE YALAN SÖYLEYIN
Büyük Amerikan mizahçısı Mark Twain (1835-1910), bir toplantıda karsılastıgı kadına:
— Çok güzelsiniz hanımefendi, diye iltifatta bulunmus.
Kadın:
— Maalesef size aynı iltifatla cevap veremeyecegim, diye karsılık vermis.
Mark Twain bu kabalıgı affetmemis:
— O halde siz de benim gibi yapın, yalan söyleyin hanımefendi.
SEN DE AKLINI KOY
Ünlü filozof Einstein (1879-1955) bir gruba kendi teorisi olan meshur izafiyet (görecelilik) teorisini izah ediyormus.
Üzerinde çok durulmus, çok konusulmus bu soyut teori için odada bulunanlardan biri:
— Benim aklım, mantıgım bu teoriyi kabul etmiyor, demis.
Einstein:
— Olabilir, diye karsılık vermis. Sen de aklını mantıgını ortaya koy da var mı yok mu, anlayalım!..
ANLAYAN YOK AMA
Dünyanın tanıdıgı iki ünlü kisi olan Charlie Chaplin ile Albert Einstein sohbet ediyorlarmıs. Bu sohbet sırasında Einstein
ünlü yönetmene takdirlerini sunmus:
— Bütün dünya sizin filmlerinizi anlıyor ve takdir ediyor. Mensup oldugu sanat dalını evrensellestiren ender kisilerden
birisiniz…
Charlie Chaplin:
— Haklısınız, demis, bunlar iltifat degil gerçegin ifadesidir. Fakat sizin durumunuz daha enteresan. Sizi anlayabilen
kimse yok. Buna ragmen tüm dünya sizi tanıyor ve size hayran…
KIME OKUTTUN?
Rüzgar Gibi Geçti hin yazarı Margaret Mitchell (1900-1949), romanı yayımlanıp büyük sükse yapıncaya kadar adı sanı
duyulmamıs, sıradan bir ev kadınıymıs. Ama “Rüzgar Gibi Geçti” birden bire yazarını da üne kavusturmus. Margaret Mitchell’e
uzaktan yakından kutlamalar yagmaya baslamıs. Bu arada yazarın komsusu bir kadın, kıskançlık duygusuyla karısık takdir
sunmus:
— Kitabın tahminlerin ötesinde güzel, kime yazdırdın?
Yazarın cevabı çok zekice olmus:
— Begendigine sevindim, kime okuttun?
KILICIN PAYI
Fatih Sultan Mehmet, Istanbul’u fethettikten sonra, at üzerinde, çevresinde vezirler, komutanlar olmak üzere büyük bir
merasimle sehre girmis; Ayasofya’ya dogru agır agır ilerliyormus. Onu selamlamak üzere yolun iki tarafına dizilmis Yeniçeriler
arasında yer almıs olan din bilginleri ve mollalar:
— Padisahım, dualarımızın bereketiyle fetih nasip oldu, diye kutlama yapıyorlarmıs.
Fatih bu kutlamaya kılıcını kınından çıkarıp havaya kaldırarak söyle karsılık vermis:
— Eyvallah mollalar, amma su kılıcın payını da unutmayın!
VEZIRLER VE ESEK
17. yüzyıl devlet adamlarından olan Dervis Mehmet Pasa; bilgisi, becerisi, kabiliyeti sayesinde sadrazamlıga
(basbakanlık) kadar yükselmisti. Fakat vezirleri arasında ehliyetsiz ve kabiliyetsiz olanlar çogunluktaydı. Padisahın gözüne
girmek suretiyle kimi odunculuktan, kimi baltacılıktan o makama yükselmisti. Devleti bunlarla yönetmek Mehmet Pasa için hayli
zordu. Bir gün divanda devlet isleri görüsülürken bu çogu cahil vezirler, yerinde, sırasında söz alıp konusacaklarına, hep bir
agızdan konusup, bagırıp çagırıyorlarmıs. Mehmet Pasa bunları tek tek konusturup fikirlerini almakta güçlük çekiyormus. Bu
vezirlerin hep birlikte bagırıp çagırdıkları bir sırada bostancı basının dısarıda bekleyen esegi anırmaya baslamıs. M. Pasa bunu
fırsat bilerek vezirleri ikaz etmis:
— Hep beraber bagırmayın, anlayamıyorum.
SIZ GELDINIZ YA
Osmanlı sadrazamlarının en nüktedanlarından biri olan Koca Ragıp Pasa (1699 -1763), sadrazamlıgı sırasında ulemadan
(bilginler) bir zâtı Kıbrıs’a kadı olarak atamıs. Atadıgı kadı hem tesekkür etmek hem de Kıbrıs’tan bir istegi bulunup bulunmadıgını
sormak için Koca Ragıp Pasa’yı ziyaret etmis.
Ragıp Pasa, Kadı’nın bu hareketinden memnun olmus, dönüsünde mümkün olursa bir Kıbrıs esegi getirmesini rica etmis. Kadı
efendi “bas üstüne” deyip ayrılmıs. Üç yıl Kıbrıs’ta kadılık yaptıktan sonra Istanbul’a tekrar dönmüs. Dönünce R. Pasa’yı yine
ziyaret etmis. Kadı ziyaretini bitirip ayrılacagı sırada Ragıp Pasa, kadının hiç esekten filan söz etmedigini görünce hatırlatmak
zorunda kalmıs:
— Sizden bir ricada bulunmustum, bana bir Kıbrıs esegi getirecektiniz?..
Bunun üzerine kadı hayıflanmıs:
12
RAMAZAN TOPU
Tanzimat dönemi devlet adamlarından olan, ciddiyet ve dürüstlügü ile tanınan Hüsrev Pasa (öl. 1854), seraskerlik
(genelkurmay baskanlıgı) mevkiindeyken, genç bir adam, kendisine danısılmadan padisah tarafından tophanede ehliyet gerektiren
bir göreve atanmıs. Padisahın torpiliyle yapılmıs böyle bir atamayı veto edecek yetkisi olmadıgı için Hüsrev Pasa sesini
çıkarmamıs. Adam, görevine baslamadan önce nezaketen bilgi vermek amacıyla Hüsrev Pasa’yı ziyaret etmis. Pasa, padisahın
dogrudan atama yapması dolayısıyla adamın ehliyetinden süphelenmis ve ufaktan yoklamaya kalkısmıs:
— Efendi evlâdım, topçuluk gibi çok önemli bir göreve atanmıssın. Herhalde topla ilgili derin bilgi ve tecrübe sahibisindir?
Adam gayet piskin cevap vermis:
— Elbette Pasam! Bendeniz Bebek’te oturmam hasebiyle, her yıl Ramazan ayında, iftar ve sahurda patlatılmak için
Rumelihisarı’na getirilen topu yakından gördüm, elledim ve yüzlerce defa sesini isittim.
Hüsrev Pasa, tahmin ettigi gibi biriyle karsı karsıya oldugunu anlamıs, ama belli etmemis.
Yalnızca:
— Masallah, top hakkında sandıgımdan da fazla bilgi sahibiymissin evladım, demekle yetinmis.
BÖYLE BIR USAK
Hüsrev Pasa sinirli ve hırçın tabiatlı biriymis. Sık sık çevresindeki, emri altındaki kisileri azarlar, kırarmıs. Yine öfkeli bir
anında usagını agır bir sekilde azarlamıs, hakarette bulunmus. Usak:
— Artık bu kadarı fazla, diyerek alıp basını gitmis.
Bunu duyan usak simsarları hemen Hüsrev Pasa’nın konagına damlamıslar. Hüsrev Pasa aradıgı usakta bulunmasını
istedigi nitelikleri sıralamaya baslamıs:
— Benim huyumu biliyorsunuz, bana buna göre bir usak bulacaksınız. Bulacagınız usak öyle zır cahil olmasın. Az çok
okuma yazma bilsin, biraz mürekkep yalamıslıgı olsun.
— Bulacagımız usagın böyle biri olmasına dikkat ederiz pasam.
— Bulacagınız usak hossohbet, nüktedan biri olsun. Biraz halden, dilden anlasın. Yorgun ve sıkıntılı zamanlarımda beni
eglendirsin.
— Bas üstüne pasam…
— Biraz hesap kitaptan da anlasın.
— Peki pasam.
— Biraz musikiden de anlasın. Malum müzik ruhun gıdasıdır, derler.
— Emredersiniz pasam.
Bu konusma sırasında orada bulunan devrin tanınmıs sairi Izzet Molla söze karısmıs:
— Pasam, sizin aradıgınız gibi birini hasmetli padisahımız da arıyormus.
Pasa merakla sormus:
— Ya öyle mi, ne yapacakmıs acaba?
— Sayet böyle birini bulabilirse sadrazam yapacakmıs.
GRES (GREECE)E IHTIYACI VAR
Tanzimat döneminin en tanınmıs devlet adamlarından Keçecizade Fuat Pasa (1815-1865), özellikle politikada nükte
denince adı akla ilk gelenlerdendir. Osmanlı imparatorlugunun kritik anlarında ya sadrazam (basbakan) ya da hariciye nazırı
(dısisleri bakanı) olarak uzun süre görev yapmıs olan Fuat Pasa, bu yüksek görevlerinden dolayı Avrupalı devlet adamları,
politikacı ve diplomatlarıyla devamlı münasebet halinde olmus, bu münasebetle aralarında geçen birçok nükteli olay günümüze
kadar gelmistir. Fuat Pasa’nın nükteleri çok duyulmus olsa da her konusuldugunda zevk verecek kadar zariftir.
Fuat Pasa, Batılı diplomatlarla görüsme yaptıgı bir sırada, bulundukları yerde açılıp kapanan kapı gıcırtı yapıyormus.
Batılı bir diplomat bu gıcırtıdan hareketle Osmanlı Devletinin yönetim yeri olan Bâb-ı Âli’yi (Yüce Kapı) kastederek:
— Kapı gıcırdıyor (imparatorluk sallanıyor), demis.
Fuat Pasa:
— Gres’e (Greece) (hem makine yagı hem de Yunanistan’ın Batı dillerindeki adı, bir anlamda yaglanmaya, bir anlamda
Eski Yunan kültür ve medeniyetine veya Yunanistan’ın yeniden bize baglanmasına) ihtiyacı var, diye cevap vermis!..
EN GÜÇLÜ DEVLET
Fuat Pasa’nın da aralarında bulundugu Batılı diplomatlar:
— Zamanımızın en güçlü devleti hangisidir acaba, diye tartısıyorlarmıs.
Fuat Pasa tartısmaya müdahale ederek demis ki:
— Zamanımızın en güçlü devleti Osmanlı Devletidir. Çünkü üç yüz yıldır siz dısardan biz içerden yıkmak için çalıstıgımız
halde, hâlâ sapasaglam ayakta durmaktadır.
atıldı ki, onları biriktirip kullanmak sayesinde hiç sıkıntı çekmedik.
ZOR CEVAP
Fuat Pasa, kendi elinde yetismis devlet adamlarından biri olan Hursit Pasa’ya vezirlik rütbesi vermis ve sonra da Sam
valiligine atamıs. Fakat Hursit Pasa, yaptıgı yanlıslarla o derece halkın memnuniyetsizligine sebep olmus ki, Fuat Pasa onu vezir
yapmaktan ve valilik gibi bir makama getirmekten büyük pismanlık duymustur. Bu pismanlıgını bazı meclislerde söyle dile
getiriyormus:
— Cenabı Hakk’a her yaptıgımın, her tasarrufumun hesabını veririm, ama Hursit Pasa’yı niçin vezir ve vali yaptın diye
sorarsa buna cevap bulamam.
KENDISI ORADA OLAMAZDI
I. Mesrutiyet devri (II. Abdülhamit zamanı) devlet adamlarından Ahmet Vefik Pasa’nın da zarif nükteleri bulunmaktadır.
Ahmet Vefik Pasa, Paris büyükelçisi iken Imparator III. Napolyon’un yeni yaptırdıgı bir opera binasının açılıs törenine
davet edilmis. Tören sırasında Ahmet Vefik Pasa, Napolyon’a en yakın locaya kurulmus, tavır ve davranıslarıyla imparatora hiç
aldırmayan bir izlenim vermis. Bu umursamazlıga içerleyen Napolyon, Ahmet Vefik Pasa’ya bir adamını göndererek:
— Git su Osmanlı Pasasına sor, kendini hâlâ Kanuni devrinde mi sanıyor, demis.
Ahmet Vefik Pasa aynı umursamazlıkla cevap vermis:
— Imparator hazretlerine hatırlatırım ki Osmanlı Tahtında Kanuni olsaydı, kendileri orada olmaz, yerlerinde ben
olurdum.
HANGI TERES
Sultan II. Abdülhamit devri devlet adamlarından izzet Pasa, rütbece kendinden asagı olan herkese “teres” diye hitap
edermis. Bu durum Abdülhamit’e birkaç defa sikâyet edilmis. Padisah, izzet Pasa ile bas basa kaldıgı bir gün kendisine sormus:
— Pasa Hazretleri sen herkese “teres” diye hitap edermissin, öyle mi?
Pasanın cevabı da bir soru olmus:
— Efendimiz, bunu size hangi teres söyledi acaba?
DEVLET ADAMINDA IKIYÜZLÜLÜK
19. yüzyılın 2. yansında, devletin önemli mevkilerinde ehliyet ve dirayetle görev yapmıs olan Yusuf Kamil Pasa,
sadrazamlıgı sırasında, devletin önde gelen kisileriyle bir yemek sebebiyle birlikte olmus. Devletlilere önceden bildirilen mükellef
yemekler istahla yendikten sonra, meyve faslına geçildiginde masaya buzlu çilekler gelmis. Ilk olarak uzanan Yusuf Kamil Pasa,
çatalını sapladıgı iri bir çilegi agzına götürürken kazara masadaki tuzlugun içine düsürmüs. Ama ziyan olmasın diye tuza
bulasmıs çilegi alıp tuzlu tuzlu yemis. Berbat bir tat verdigi halde bozuntuya vermemis ve masada bulunanlara:
— Arkadaslar, tuzlu çilek hiç de fena olmuyormus, isteyen deneyebilir, diye tavsiyede bulunmus. Bunun üzerine birkaç
kisi denemis. Bunlar:
— Pasam gerçekten nefis oluyor…
— Bundan sonra çilegi hep tuzlu yemek isterim.
— Tuzlu çilegin lezzetini kesfetmekte geç bile kalmısız, gibi asılsız, pasaya yaranma hedefi güden açıklamalarda
bulunmus.
Kamil Pasa, o esnada masada bulunan, dönemin aydınlarından, yeri geldiginde sözünü esirgememekle tanınan, Ermeni
asıllı Minas Efendiye de:
— Arkadasların görüsleri için sen ne dersin Minas Efendi, diye fikrini sormus.
Minas Efendi kendisinden beklendigi sekilde cevap vermis:
— Pasam, bu adamlar özel hayatlarında bu düsüncelerini söyleseler üzerinde durulmaya degmezdi. Fakat devlet
hayatında da böyle ikiyüzlü davrandıkları için, ülkede isler bu yüzden kötüye gidiyor.
zaman kalabalık olan masasında yenilip içilirken masada bulunan bir hanım, kâhya gibi
davranıp Atatürk’ün emirlerine aykırı emirler vermeye kalkısmıs. Bir noktada Atatürk’ün bile sabrını zorlamıs olacak ki tavır koyup:
— Hanımefendi siz bu masada rahat olamayacaksınız, diyerek kibarca kadını kovmus.
Masada buz gibi bir sogukluk olmus. Atatürk dahil kimsenin agzını bıçak açmıyormus. Neden sonra masada bulunan
Nuri Conker sarkı söyleyecekmis gibi bogazını temizledikten sonra:
— La hayrefîhinne velâ büdde minhünne.
(Kadınlar için, onlarla da onlarsız da yapılamaz.)
Deyivermis ve masada bulunan kadınlar da dahil herkes gülmüs ve ortalık yatısmıs.
KADIN VE AKIL
Atatürk, bir sabah kahvaltı ederken yardımcısına bütün gece hiç uyumadıgını söylemis. Yardımcısı:
— Rahatsız mıydınız pasam, diye sormus.
Atatürk:
— Hayır, demis, Bütün gece kadınlarda akıl var mıdır, diye düsündüm.
— Peki nasıl bir sonuca vardınız?
— Kadınlarda akıl oldugu sonucuna vardım; ama kullanmıyorlar.
INSAN GÖRÜN
Edebiyat ögretmeni, sair, yazar Arif Nihat Asya, bir dönem politika ile de ilgilenmis. 1950 seçimlerinde DP Adana
listesinden aday olmus. Adaylıgı kesinlestikten sonra bazı dostları A. Nihat’a:
— Sen, CHP’nin Adana’dan Kasım Gülek, Kemal Satır, Cavit Oral gibi devlerinin karsısına hangi cesaretle çıkıyorsun,
demisler.
Seçim öncesi bir mitingde konusan A. Nihat Asya sözlerine dostlarının uyarılarından ilham alarak söyle baslamıs:
— Sevgili Adanalılar! Politikaya soyunmamızdan sonra bazı dostlarım bana “Sen CHP’nin Adana’dan falan filan
devlerine karsı hangi cesaretle çıkıyorsun?” diye sordular. Gerçekte ise bu söz bana cesaret verdi. Çünkü simdiye kadar sizin
karsınıza hep birtakım devler çıktı. Biraz da insan görün diye ben huzurunuza çıkmıs bulunuyorum!..
(Arif Nihat, bu giris cümlesinden sonra kopan alkıstan meydan çökecek sandım diyor.)
BOY SIRASI
Yası ellinin üzerinde olanlar, DP dönemi bakanlarından Emin Kalafat’ın oldukça kısa boylu oldugunu bilirler. Emin
Kalafat, Menderes’in kurdugu ilk kabinelerde dört gözle bakan olmayı bekledigi halde bakan yapılmamıs. Bir gün biraz hayal
kırıklıgı, biraz öfkeyle Menderes’in huzuruna çıkıp sormus:
— Sayın basbakanım, bakanlarınızı neye göre tespit ediyorsunuz acaba?
Menderes’in cevabı güzel bir espri olarak o günlerde uzun zaman dillerde dolasmıs:
— Boy sırasına göre Emincigim, boy sırasına göre…
PAÇAVRA
1970’li yıllarda bir Avrupa Konseyi Danısma Meclisi toplantısında Türk-Yunan iliskileri üzerinde durulurken söz alan
Yunan yanlısı Fransız Senatör Perridier, bastan asagı Türkleri suçlayan bir konusma yapmıs. Arkasından zamanın Türk Dısisleri
Bakanı ilhan S.Çaglayangil söz alarak Perridier’in suçlamalarını bir bir cevaplandırmıs. Ama konusması esnasında Perridier’den
hep Rodier diye bahsetmis.
Konusmasını yaparken, Türkiye’nin Avrupa Konseyi nezdindeki büyükelçisi Semih Günver ikide bir Çaglayangil’i ceketinden
çekistiriyormus. Çaglayangil konusmasını bitirip yerine oturunca Semih Günver’e çıkısmıs:
— Yahu ne diye ceketimin arkasından çekistirip duruyordun?
— Fransız senatörün adını yanlıs söylüyordunuz. Adamın adı Perridier, siz sürekli Mösyö Rodier dediniz.
— Peki Rodier ne demekmis?
— Rodier pahalı bir kumas cinsinin adı.
— Yahu daha ne istiyorsun, böyle bir paçavraya Rodier dedikse epeyi iltifat etmisiz!
yok. Dogru geldigin yere!
GÖZLÜK
Ünlü isadamı Vehbi Koç’un müesseselerinden birinde çalısan, üst düzeyde yetkili bir eleman, is görüsmeleri yapmak için
Avrupa’ya gitmis. Dönüsünde, aynı tür görevleri yerine getiren herkes için geçerli oldugu gibi Vehbi Koç tarafından kabul edilmis,
birlikte seyahatin degerlendirilmesini yapmıslar. Bu sırada Avrupa’dan dönen görevlinin gözündeki fiyakalı günes gözlügü Koç’un
dikkatini çekmis ve kaça aldıgını sormus. Gözlük aslında çok pahalıymıs, ama adam patronunun tutumunu ve sıkılıgını bildigi,
kendisine enayi demesinden çekindigi için gözlüge gerçekte ödedigi paranın üçte birine karsılık gelen bir rakam söylemis. Bunun
üzerine Vehbi Koç:
— Aferin, ucuz almıssın, bir dahaki sefere aynısından bir tane de bana al, diye sipariste bulunmus.
KEÇI DE…
Ispanya kralı II. Filip, papa seçilen V. Sbct’i tebrik için soylu bir aileden genç bir kontu görevlendirmis. Kont o kadar
gençmis ki ne sakalı ne de bıyıgı mevcutmus.
Papa kendini tebrike böyle toy birinin gönderilmesine alınmıs.
— Kralınız adam kıtlıgına mı ugradı, senin gibi sakalsız birini beni tebrike gönderdi, demis.
Genç kont pek lafını sakınma geregini duymamıs:
— Eger huzurunuzda sakalın bu kadar önemi oldugunu bilseydi, kralımız size bir keçi de gönderebilirdi…
KAZIKLANMA
XIII. Louis’nin (1601-1643) maliye bakanı Charles Duret söyle söylemis:
— Sayet biri beni kazıklarsa Allah onun belasını versin. Aynı kisi beni ikinci defa kazıklarsa. Allah hem onun hem benim
belamı versin. Ama üçüncü kez de kazıklarsa Allah yalnız benim belamı versin.
MAKSADI NE ACABA?
Fransa ihtilalinden önce bir kasaba piskoposu olan Talleyrand (1754-1838) ihtilalden sonra Kurucu Meclis üyeligine
seçilmis; ondan sonra da yıldızı parlayıp yıllarca dısisleri bakanlıgı, basbakanlık gibi devletin en önemli makamlarında bulunmus.
Fakat yürüttügü bu önemli görevler sırasında o kadar yalan dolana, dümene, riyaya basvurmus ki, serrinden, kral, imparator dahil
herkes Allah’a sıgınır olmus. Bir gün krala (I. Louis Philippe 1773-1850) Talleyrand’ın öldügü haberi verilmis. Bu haber üzerine
kral, onun her sözünün, her hareketinin altından bir fitne çıkmasına alısmıslıgı dolayısıyla kendisi için gayet dogal olan su tepkiyi
göstermis:
— Yaa öyle mi? Maksadı ne acaba?..
KABUL GÖRMEZ
Fransız tarihinin ilginç kisilerinden biri de Kardinal Jules Mazarin’dir (1602-1661). Bu kurt politikacı, XIV. Louis’in
krallıgının ilk yıllarında basbakanlık görevini de yürütmüs. Son derece dalavereci, katakullici bir karaktere sahip olan Mazarin,
çevirdigi dolaplarla genç krala hayli sıkıntı çektirmis. Bir gün yardımcılarından biri krala su haberi getirmis:
— Efendimiz, Kardinal Mazarin ruhunu Tanrı’ya teslim etti…
Mazarin’den çok çekmis olan kralın tepkisi su sözler olmus:
— Tanrı’nın kabul edecegini hiç sanmam…
O DA AYNI SEYI YAPIYOR
J.P.Sartre’ın, düsüncelerini çekinmeden açıklayan; elestirilerini, kendince gerekli gördügü kimselere pervasızca yönelten
bir yazar ve filozof oldugu bilinmektedir. Sartre’ın acımasız elestirilerine en çok hedef olanlardan biri de Cumhurbaskanı De
Gaulle’müs. De Gaulle’ün yakın çevresi Sartre’ın bu elestirilerine çok kızar, kendisini kıskırtırlarmıs:
— Sayın Baskan, Sartre’ın yaptıgının bu kadarı da fazla! Kim olursa olsun herkes biraz haddini bilmeli. Siz her seyden
önce Fransa’yı temsil ediyorsunuz.
De Gaulle bunlara hiç beklemedikleri ve düsünmedikleri bir cevap vermis:
— Evet, ben Fransa’yı temsil ediyorum, ama Jean Paul Sartre da Fransa’yı temsil ediyor.
OYNARSA
Amerikalı bir tiyatro yazan, bir eserinin ilk temsil edilecegi gece için Ingiltere Basbakanı Churchill’e (1874-1965) bir çift
davetiye göndermis ve bir de not eklemis:
— Davetiyelerden biri sizin için, digeri de bir dostunuz için, sayet varsa…
Churchill, tesekkür ederek cevap vermis:
— Eserinizin ilk temsiline gelemeyecegim. Ikincisine gelmeye çalısırım, sayet oynarsa…




Son Yorumlar